Şinasi: Gurbet içimizde bir yara

YAZARLAR,Hüseyin Şinasi,


 Hüseyin Şinasi / Anamur Manşet Köşe Yazarı : Gurbet içimizde bir yara…                                

Yeryüzünde yaşayan insan ve diğer canlı varlıklara doğa, tabiat veya ekosistem deniyor. Doğal hayatın temeli, hava, su, toprak ve güneş ana elementlerdir.  Yemek, içmek, nefes almak, hareket etmek, büyüyüp, çoğalmak, tehlikelerden korunmak ve barınmak ister. Bu aynı zamanda  yaşıyor olmanın belirtileridir. Hayatın devamı için su, ısı, ışık, hava, nem ve mineral dengesinin uygun olması ve bu dengenin korunması gerekir. 

Doğal dengenin bozulması sonucu, canlılar şartların uygun olduğu başka bir yere göç etmek isterler Göç edemeyenlerin bir kısmı, yeni duruma ayak uydurarak veya değişerek yaşamaya devam ederken, şartlara uyum sağlayamayanlar yeryüzünden silinip gider.

Göçler, hayatın akışını değiştiren önemli etkenlerden biridir. Bunedenle yeryüzünde insanlar ve diğer canlı varlıklar sürekli hareket halindedir. Bu hareketlilik ve yer değiştirme doğadaki dengeleri geri dönülmez şekilde değiştirir.

İnsanların ve diğer varlıkların ihtiyaçları konusunda araştırmalar yapan Maslow, “ihtiyaçlar hiyerarşisi” adlı bir teori ortaya koyar. Maslow’un “ihtiyaçlar hiyerarşisi” (sıralaması) teorisine göre; fizyolojik (yiyecek, içecek, nefes almak gibi) zorunlu ihtiyaçlar birinci sırada, barınma, korunma ve güvenlik ihtiyacı ikinci sırada, bir yere, bir şeye ait olma, sevme, sevilme ihtiyaçları üçüncü, saygınlık, başarı, başkaları tarafından benimsenme, tanınma dördüncü, kendini ispat etme beşinci derecedeki ihtiyaçlardır. Bu sıralama veya derecelendirme canlı varlıkların yaşamaları için gerekli olan dengenin aynısıdır. Bu teori göçlerin nedenleri konusunda da yol göstericidir.  

Ülkemizin üzerinde bulunduğu Ön Asya toprakları eski çağlardan beri göçlerin, gidip gelmelerin en sık yaşandığı bölgelerden biridir. Sosyal, kültürel, ekonomik ve coğrafi konum olarak Ön Asya(Anadolu, Ortadoğu, Akdeniz kıyıları) dün de, bugün de dünyanın merkezi durumundadır. Doğu ile batının, kuzey ile güneyin kesiştiği bir buluşma noktasıdır. Bu nedenle Anadolu’nun her tarafında, kaldırılan her taşın altından unutulmuş eski bir medeniyetin izleri çıkar. Bu topraklar insanlık tarihi boyunca sayısız göçlerin, savaşların, yıkımların, yok oluşların, yeni umutların, yeniden başlangıçların adıdır.  

Hangi nedenlerle, nereye göç etmişler ise etsinler Türklerin bir tarafı gurbettir, hasrettir, özlemdir. Gidip yerleştikleri yerlere, yaşayışlarına, medeniyetlerine bakınca bunun izlerine sürmek mümkündür.  Türkler tarih boyunca gelip yerleştiği yerlere, geri bıraktıkları kentlerin, dağın, taşın, ovasının isimlerini vermiş, anılarını türkülerine, manilerine, destanlarına işlemiş, içinde saklamış, yeri geldikçe anmış, unutmamıştır. Türkiye bir bakıma Orta Asya’dır, Türkistan bozkırlarıdır, Ergenekon’dur, Tanrı Dağları, Altaylar, Horasan, Semerkant, Buhara, Taşkent, Hazar’dır.

Osmanlı Devletinin genişlemesi ve yeni ülkelere ulaşmasıyla çeşitli nedenlerle bu topraklardan Oğuz boyları, Yörük ve Türkmen obaları gönüllü veya zorunlu göçe zorlanmış, hatta sürgünler yaşanmış. Fakat 18, 19. yüzyıldan itibaren elden çıkan Osmanlı eyaletlerinden, vilayetlerinden İstanbul’a, Anadolu’ya acı, gözyaşı ve yokluklar içinde tersine göçler olmuş. Balkanlardan, Eflak, Boğdan’dan, Rusya içlerinden, Kırım’dan, Kafkaslardan, İran’dan, Iraktan, Suriye’den, Hicazdan, Yemenden, Filistin’den, Mısır’dan, Libya’dan, Girit’ten, Kıbrıs’tan, Rodos’tan, adalardan milyonlarca Türk ve Müslüman evlerini, mal, mülklerini geride bırakarak ana kucağına sığınmak zorunda kalmış, gurbetlerde iken yeniden gurbetçi olmuşlar.   

Batıda Avrupa ortalarından, Adriyatik Denizinden, doğuda Büyük Okyanusa kadar olan bölge 240 milyonluk büyük Türk dünyasıdır. İki yüzyıldır Türk dünyası Çin ve Rus baskı, zulüm ve işkencesi altındadır. Soviyetler Birliğinin dağılmasıyla 1991’den sonra bağımsızlığını ilan eden Türk Cumhuriyetleri, ekonomik ve kültürel olarak halen Rus egemenliği ve sömürgesi durumundadır. Doğu Türkistan’da 45 milyon Uygur Türkü Çin’in baskı, işkence ve soykırım tehdidi altındadır. Güneyimizde İslam dünyası paramparçadır. Müslümanlar birbirine düşman, içeride ve dışarıda savaş halindedir. Pek çoğu batı emperyalizmin kıskacı altındadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti esir Türk illerinin, ağır işkencelere, baskılara uğramış milyonlarca Müslümanın sığınabileceği son kale, son umut kapısıdır.

Bu açıdan batının vahşi emperyalizmine, Çin’in baskı ve işkencelerine karşı durmak, savaşmak Türk ve Müslüman olmanın, insan olmanın bir gereğidir. İçimizdeki, dışımızdaki düşmanlara, yerli işbirlikçilere, hainlere rağmen Türkiye’nin Kıbrıs’ta, Akdeniz’de, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Azerbaycan’da, Kırım’da,  Balkanlar’da bulunmasının, söz sahibi olmasının anlamı büyüktür.  Suriye’deki, Irak’daki iç savaştan, kardeş kavgasından ülkemize sığınan Türkmeneli’li kardeşlerimizi, Türkistan’dan, İran’dan, Kırım’dan, Afganistan’dan, Azerbaycan, Çeçenistan’dan çeşitli nedenlerle gelen soydaşlarımızı bağrımıza basmak, koruyup kollamak insani olduğu kadar inancımızın, Türk olmanın da bir gereğidir. Yeter ki haktan, hukuktan, iyilikten, adaletten, ahlaki değerler ayrılmadan birlikte yaşayabilelim. Bu ülke bize de onlara da yeter.

 

Şinasi; Katı atık payını siz de almayın

 

YAZARLAR,Hüseyin Şinasi,Anamur Haber,Anamur Son Dakika

Hüseyin Şinasi/Anamur Manşet Köşe Yazarı ; Katı atık payını siz de almayın…

Deli Dumrul hikâyesini bilirsiniz. Deli Dumrul adında gözünü daldan budaktan esirgemeyen, bir delikanlı köyün dışında herkesin gelip geçtiği susuz bir dereye köprü yapar geçenden 33 akça, geçmeyenden 40 akça istermiş. Herkes çekinir, korkar, istemeyerek de olsa Deli Dumrul’a parasını ödermiş. Arada bir para vermek istemeyenler çıkarsa onları bir güzel döver, hırpalar, herkesin gözünü korkuturmuş. Uzatmayalım, bir zaman sonra Azrail Deli Durmrul’un canını almaya gelmiş. Deli Dumrul yalvarmış yakarmış Azrail’den canını bağışlamasını istemiş. Azrail bir şartla razı olmuş. Deli Dumrul’un yerine canını verecek bir başkasını bulacak, Azrail onun canını alacak. Deli Dumrul önce babasına gitmiş, canını istemiş, babası kabul etmemiş, anasına gitmiş o canını vermek istememiş, son olarak eşine gitmiş. Eşi seve seve canını vermeyi kabul etmiş. Deli Dumrul Azrail’e giderken kendisi için canını vermekten çekinmeyen eşi olmadan yaşamanın bir anlamı olmayacağını düşünmüş, yaptıklarından pişman olmuş. Azrail’e gitmiş eşiyle birlikte canını almasını istemiş. Azrail Allah’ın izni ile Deli Dumrul’a ve karısına uzun bir ömür vermiş. Deli Dumrul eşkiyalığı, halka baskı ve zulmü bırakmış, iyi bir insan, bir eş olarak uzun yıllar yaşamış.

Hikayemiz böyle biz gelelim asıl konuya,  

Son  günlerde, evsel katı atık toplama bedeli, büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyelerini,  ortaya çıkan faturayı ödemek zorunda olan vatandaşları karşı karşıya getirmiş bulunuyor.

Bilindiği gibi MESKİ (Mersin Su ve Kanalizasyon Genel Müdürlüğü) geçtiğimiz aydan (Mart-2021) itibaren su faturaları ile “Evsel Katı Atık Toplama Payı” adı altında ayrı bir ücret tahsil ediyor.

Meski su faturası ile alınmaya başlanan “Evsel Atık Toplama Payı” sosyal medyada ve yerel basında gündeme gelmesi ve halkın yoğun şikâyetleri üzerine  Anamur Belediye Başkanı Hidayet Kılınç, "Anamur Belediye Başkanlığı’nın hiçbir vatandaşından evsel katı atık bedeli ile ilgili bir talebi ya da beklentisi yoktur. Mersin Büyükşehir Belediyesi ve MESKİ'nin kanunla mecburi hale getirilmiş olan bir uygulamayı sanki İlçe belediyeleri keyfi olarak istiyormuş gibi kamuoyuna aktarmasının ve su faturaları üzerinde yapılan uygulamaların Anamur Belediye Başkanlığı tarafından kabul edilebilir bir tarafı yoktur" şeklinde bir açıklama yaptı.

Bunun üzerine Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer de, Belediye Meclisi toplantısı sırasında yaptığı konuşmada, “Anamur Belediyemiz de bir açıklama yapmış. ‘Benim haberim yok bundan’ demiş ya da ‘bunu MESKİ topluyor’. Bildiri kendisinde. Tekrar okuyabilir. Bakın inanın ben hayretle okudum. ‘Bugüne kadar bize bir para gelmedi’ demiş. Şimdi bakın bu bir başkana uygun bir davranış değil. Buradan Anamur halkı, Tarsus halkı, Mersin’in merkezdeki 4 ilçe halkı, herkes beni dinlesin. Bu alınan paraların, katı atık bedellerinin Büyükşehir’le alakası yoktur. Bir delikli kuruş bizim kesemize girmiyor. Bizim hakkımıza düşeni biz kendi tasarrufumuzla almayacağız dedik. Bazı belediyelerimiz, ilçe belediyelerimiz de almıyor. Ama sizin Anamur Belediyesi alıyor. Diğer belediyeler alıyor. Biz sizin adınıza bunu kesiyoruz. Bu aldığımız Meclis kararında var. Sizin de onayınız var. MESKİ sizlere yatıracak ama siz vatandaşı aldatıyorsunuz Sayın Başkan. Bu çok yanlıştır. Ha bunları görüşmeyelim, kenti germeyelim. Ortada göz göre göre bir yanlış yönlendirme var. Anamur’da alınan her delikli kuruş Anamur Belediyesi’nindir. Merkezde hangi belediye olursa olsun, her delikli kuruş ilçe belediyesinindir.” demiş.

Başkanlar nihayetinde birer politikacı “senden oldu, benden oldu” gibilerden halkın önünde atışmaya devam ederler. Ama olan vatandaşa olur. Bizi onların ne dedikleri değil, cebimizden çıkan para ilgilendirir.

Mart 2021 dönemine ait elimizde bir Meski faturası var. Tüketici (abone) dönem içinde 2 ton su kullanmış. Faturanın ayrıntısı şu şekildedir:

Su bedeli       7.46

Atık Su           3.36

C.T.V              1.00

KDV (%8)       0.87

Toplam         12.69

Yuvarlamalarla birlikte Toplam 13.09 TL

Aynı faturanın alt kısmında “Anamur BLD. Evsel Atık Toplama Payı” adı altında,

Toplama bedeli                     10.09

Evsel Katı Atık KDV(%18)       1.82

Evsel Katı Atık Borç Toplamı  11.91

Meski   13.09     + Katı Atık Top. 11.91   = 25 TL.

Adam burada 2 ton su kullanmış ödeyeceği fatura 25 TL. Yani suyun tonuna 12.5 TL ödüyor. Aynı kişi 10 ton veya 20 ton su kullandığını bir düşünün feleği şaşacak. Sosyal medyaya yansıdığına göre, bir de hiç su kullanmadığı halde katı atık toplama bedeli çıkanlar var. Demek ki ev kapalı, kullanılmıyor. Siz oturulmayan, su kullanılmayan, çöpü, şusu busu olmayan bir kişiye nereden ve nasıl bir ödeme çıkarıyorsunuz, sormadan edemiyoruz.

Siz, Atık su ve C.T.V adı altında zaten ayrı bir ücret alıyor, buna bir de %8 KDV ekliyorsunuz. Olmadı Evsel Katı Atık Toplama bedeli koyuyor, yetmiyor %18 KDV yüklüyor, 10 gün içinde borcunu öde, ödemezsen suyunu keseriz, açma – kapa ücreti alırız diyorsunuz. 

Vatandaş itiraz edip, şikâyetçi olunca da boş polemiklere girip, topu taca atıyor, ama faturaları tahsil etmeye devam ediyorsunuz. Hatta çoğu zaman vatandaşın şikâyetini bile dinlemiyor, kendi bildiğinizi okuyor, üstelik vatandaşı suçlu çıkarıyorsunuz.

Madem birçok belediye bunu almıyor, Anamur Belediye Başkanı bu işten bizim haberimiz yok, vatandaştan böyle bir ücret talebimiz yok diyor, Büyükşehir de bu paranın bizimle ilgisi yok diyor. Ortak karar alın ve vatandaşın sırtından bu yükü kaldırın. Evsel Katı Payını bir süre daha almayın. Şu salgın döneminde vatandaşa bir iyilik yapmış olursunuz.

Biz yine bugüne dönersek, öyle kurumlarımız, öyle şirketlerimiz ve kişiler var ki yaptıkları Deli Dumrul’un eşkıyalığından baskılarından farksızdır. Hâlbuki bir düşünseler, o kurumlar, şirketler, makamlar, koltuklar, size bırakılmış emanetlerdir. O emanetler herkesin yani halkın malı. Siz o makamlarda, koltuklarda ancak asıl sahiplerine hizmet eden bir görevli, memur veya hizmetçisiniz, bugün var, yarın yoksunuz. Para, mal, mülk, makam hepsi gelip geçici şeylerdir, yalandır. Yarın nasıl anılmak, hatırlanmak istiyorsanız öyle davranın.

Sağlık, esenlik ve mutluluklar dileriz,

Allah oruçlarınızı, dua ve ibadetlerinizi kabul ve makul eylesin.

 Hoşça kalın.

Şinasi; Taşrada gazeteci olmak

YAZARLAR,Hüseyin Şinasi,


Hüseyin Şinasi / Anamur Manşet Köşe Yazarı ; Taşrada gazeteci olmak.



Korona (covid-19) salgını, alınan tedbirlere, yasaklama, kısıtlamalara ve aşılama çalışmalarına rağmen şekil değiştirerek, bütün hızıyla yayılmaya, insanlara bulaşmaya, can almaya, etrafı kırıp dökmeye devam ediyor. İlk olarak Çin’de ortaya çıkan ve kısa zamanda dünya ülkelerinin tamamına yayılan korona virüsünden korunmak amacı ile maske, mesafe, temizlik ve aşı olmak günlük hayatın bir parçası haline geldi.

Korona (covid-19) salgını kurallarına uygun olarak, 20 Mart 2021, Cumartesi günü, Saat 11.00’de düzenlenen, Anamur Gazeteciler Cemiyetinin, yıllık olağan kongresine katıldık. Anamur Ticaret ve Sanayi Odası Başkanlığı konferans ve toplantı salonunda gerçekleştirilen kongrede, AGC-Anamur Gazeteciler Cemiyetinin yeni dönemde görev yapacak, yedi kişiden oluşan (Zümrüt Cömertler, İbrahim Polat, Kazım Kılınç, Muharrem Garip, Özcan Günger, Tahsin Ünlü, Yaşar Yiğit) yönetim kurulu üyeleri belirlendi. Yapılanlar, yapılamayanlar ve yapılabilecekler konuşuldu. Başarı dilekleri sunuldu.

Küçük yerlerde taşrada, dernek, vakıf ve grup kurmak, amacı doğrultusunda yaşatmak zordur. Gazetecilik öyle. Belki başka yerlerde de aynıdır Anamur’da, Bozyazı’da gazetecilik yapmak iğneyle kuyu kazmak gibidir. Bu vesile ile Anamur Gazeteciler Cemiyetinin kuruluşundan, bugünlere gelmesinde emeği geçen herkese, özelikle rahmetli Vedat Çelikbaş’a, rahmetli Turhan Ada’ya, Anamur’da birçok STK’nın kuruluşunda izi olan Osman Mert’e ve diğer isimsiz kahramanlara teşekkür ederim. Bu arada geçtiğimiz aylarda aramızdan ayrılan rahmetli gazeteci yazar Güngör Türkeli ve foto muhabiri Vahdet Topçuoğlu’na Allahtan rahmet, yakınlarına baş sağlığı ve sabırlar diliyorum. Ruhları şad mekânları cennet olsun.

Kongre öncesi ve sonrasında bazı arkadaşlarla sohbet ederken Anamur’da ilk gazete ne zaman yayınlanmış, kim yayınlamış gibi konular konuşuldu. Bu konu ile ilgili ufak bir araştırma yaptım.

Anamur’da ilçe ve belediyelik olduğu 1869’dan günümüze gelinceye kadar birçok gazete, dergi ve bülten çıkarma girişimleri olmuş. Ancak bu konu ile ilgili bilgilere ulaşmak zordur. Bunun nedeni, Anamur ve çevresinde hala sözlü anlatım geleneğinin, yazılı anlatıma göre baskın olmasındandır. Çünkü yarı göçebe Yörük ve Türkmen obalarında, yerleşik hayata geçinceye kadar okuma yazma oranı düşüktür. Bu nedenle, meydana gelen gelişmeler yazılı belge haline gelmemiş, anlatıldığı gibi kalmıştır. Günümüze ulaşan bilgiler ise kulaktan dolma, eksik veya yanlış bilgilerdir.

Elde ettiğimiz yazılı ve sözlü bilgilere göre; Anamur’da kurulan ilk gazete ve matbaa “Anamur Gazetesi”dir. 1967 yılında emekli asker, gazeteci ve yazar Güngör Türkeli tarafından kurulan “Anamur Gazetesi” tek sayfa günlük olarak yayımlanmış. Yayımlanan haberler halk arasında büyük yankı uyandırmış. Bu yüzden rahmetli Güngör Türkeli birçok kez şikâyet edilmiş. 1971-72 yıllarında iki defa tutuklanmış, içeri girip çıkmış. 1974 yılında Anamur Gazetesini çıkarmayı bırakıp Antalya’ya gitmiş. Anamur Gazete ve matbaasını Bozyazı’dan Aybekler ailesine devretmiş. Baba Ayhan Aybek’in vefatından sonra Vehbi ve Kerim Aybek Anamur Gazetesini aynı matbaada çıkarmaya devam etmiş. Kurşun kalay ve antimondan oluşan harfler, pirinçten çizgiler ve klişe altlıkların kullanıldığı tipo baskı denilen teknikle dizgi ve baskı işlemleri çok zor ve zahmetlidir. Anamur Gazetesi, matbaacılık ve gazetecilik alanında meydana gelen teknolojik yeniliklere ayak uyduramayıp, eski yöntemle bir süre daha yayımlanmışsa da kapanıp gitmiştir.

Anamur’da aynı dönemlerde çıkan bir diğer gazete Besim Baloğlu’nun sahip olduğu tek sayfalık büyük boy “Yeni Anamur Gazetesi”dir. Besim Baloğlu’nun gayret ve çabaları ile bu gazete de uzun yıllar Anamur’da yayımlanmış ve sonra kapanmış. Bir süre sonra “Yeni Anamur Gazetesi” Zümrüt ve Kamil Cömertler tarafından yayın hakkı satın alınarak, tekrar yayınlanmaya başlanmış. “Yeni Anamur Gazetesi” halen dijital ortamda yayın hayatına devam etmektedir.

1970’li yıllarda Anamur’da yayın hayatına başlayan bir başka gazete de Avukat Besim Atalay’ın sahip olduğu, daha sonra Halil Aydoğdu’ya geçen “Anamur’un Sesi Gazetesi” ve matbaasıdır. Bu gazete büyük boy iki sayfalık günlük yayımlanan bir gazetedir. Bu gazete ve matbaa da kendini yenileyemediğinden kapanmış. Yine aynı dönemlerde aylık yayımlanan Güneyde Zafer Gazetesi Anamur kültür hayatına önemli katkılar sunmuş.

1980’li yıllarda Anamur yayın hayatına giren bir diğer gazete ise “Anamur Expres Gazetesi”dir. Uzun yıllar günlük olarak yayınlanan Mustafa Doğruer’in Anamur Expres Gazetesi, daha sonra Mithat Ünal’a geçmiş. İsminde küçük bir değişiklikle Anamur Ekspres Gazetesi olmuş. Yakın zamanlara kadar günlük, haftalık olarak yayımlanmaya devam eden Anamur Ekspres Gazetesi de artık internet ortamındadır.

Önceleri Gazeteci Turhan Ada tarafından Aydıncık’ta çıkarılan “Akdeniz Postası Gazetesi” sonradan Anamur’da yayınlanmaya başlamış. Turhan Ada, vefatından kısa bir süre önce gazete ve matbaayı Mersin’den Metin Akkuş’a devretmiş. Günümüzde Anamur’da Basın Yayın Genel Müdürlüğünün şartlarını taşıyan, dijital ortamda ve basılı olarak günlük yayınlanmaya devam eden tek gazetedir

Yeni dönemlerde Orçun Öztürk’ün sahip olduğu Ajans Anamur ve Halit Dolu’nun sahibi olduğu Anamur Haberci Gazetesi kendi matbaası olmadan bir süre düzenli olarak yayımlanmış, yerel gündemde ses getiren haberlere imza atmış iken Halit Dolu’nun cezaevine girmesi, Orçun Öztürk’ün iş ve adres değiştirmesiyle sahipsiz kalmış ve kapanmışlardır.

Bu arada seçim dönemlerinde bir süre yayınlanıp sonra bir daha görülmeyen gazete, dergi ve bültenler de vardır. Bunların arasında Anamur Sedir dergisinin yeri başkadır. Eğitimci, araştırmacı yazar Çınar Arıkan’nın gayret ve çabaları ile Anamur Sedir internet ortamında yayın hayatına devam etmektedir.

Yaptığımız araştırmalara göre; Anamur’da gazeteciliği öne çıkan isimlerin bazıları şunlardır: Güngör Türkeli, Ayhan Aybek, Besim Baloğlu, Besim Atalay, Halil Aydoğdu, Mehmet Kara, Mehmet Ali Keskinaslan, Mustafa Doğruer, Mithat Ünal, Turhan Ada, Kamil Cömertler, Zümrüt Cömertler, Vedat Çelikbaş, Osman Mert, Önder Demir, Ahmet Doğan, Hüseyin Demir, Vahdet Topçuoğlu, Halit Dolu, Musa Sugan, Özcan Günger, İbrahim Polat, Muharrem Garip, Oktay Demir, Tahsin Ünlü, Mehmet Şahincileroğlu, Abdullah Uysal, Mevlana Mermi, Mukaddes Kiriş, Çınar Arıkan, Gözde Fm-Ayhan Kahvecioğlu, haber ajansları ve gazete muhabirleri, dijital yayın yapan internet haber site sahip ve köşe yazarlarıdır.

Görüldüğü gibi taşrada gazetecilik yapmak, gazete ve dergi çıkarmak, ayakta tutmak çok zor ve zahmetli bir iştir. Hele geçmişte olduğu gibi hiçbir yere ve kimseye bağımlı olmadan özgür ve bağımsız gazetecilik yapmak her babayiğidin harcı değildir. Geldiğimiz noktada, çok iyi niyetlerle kurulmuş bir gazete, dergi veya yayın kuruluşunun yaşayabilmesi için ya sahibinin çok güçlü olması, ya arkasının sağlam olması gerekiyor. Güçlü bir sermaye yapınız, toplumsal etkinliğiniz yoksa basın yayında da bir yere varamıyorsunuz.

Öte yandan radyo, televizyon, gazete, dergi, bülten gibi basın yayın organlarının, gazetecilerin, yazarların toplum üzerindeki etkisi gün geçtikçe azalmaktadır. Bunun belli başlı nedeni, internet kullanımın yaygınlaşması, sosyal medyanın etkisi, mobil iletişim ve haberleşmede teknolojik gelişmelerdir. Mobil iletişim ve haberleşme araçları, insanları ve dünyayı değiştirmiş, değişikliklere ayak uyduramayanlar piyasadan silinip gitmiş, yerine yenileri gelmiştir.

Görüşmek üzere,

Hoşça ve sağlıcakla kalın

Dün çoraktı, Anamur oldu

Anamur Haber,YAZARLAR,Hüseyin Şinasi,

Hüseyin Şinasi / Anamur Manşet Köşe Yazarı ; Dün çoraktı, Anamur oldu…

Anamur coğrafi olarak Türkiye’nin en güneyinde, Mersin’e bağlı bir ilçedir. Anamur’un doğusunda Bozyazı, batısında Antalya-Gazipaşa, kuzeyinde Karaman-Ermenek ilçeleri ile güneyinde Akdeniz ile komşudur. Anamur şehir merkezinin doğusu, batısı, kuzeyi dağlık, güneyi deniz bir havzadır. Anamur’un iki önemli akarsu kaynağı vardır. Bunlar Torosların eteklerinden bir yeraltı akarsuyu olarak çıkıp, Mamure Kalesinin batısından denize dökülen 35 km uzunluğunda Dragon çayı (Kocaçay), Anamuryum antik kentin doğusunda denize dökülen Sultan çayıdır.

Anamur ile Gazipaşa’yı ayıran Anıtlı çayı (Kaledran), Demirören köyünde Melleç deresi, Aşağı ve Yukarı Kükür köylerinden geçen Gökçesu deresi diğer akarsu kaynaklarıdır. Ayrıca kentin kuzey taraflarından başlayıp ovaya doğru devam eden, eskilerin içme, sulama amaçlı kullandığı irili ufaklı pınar ve dereler bulunur. Şehir içindeki bu derelerin ve pınarların üstü yerel yönetimler tarafından beton kanaletler ile kapatılmış, kent içindeki bölümü cadde ve sokaklara, hatta binalara dönüşmüş, görünmez, bilinmez hale gelmiştir.

Anamur’un doğusunda Azı tepe, batısında Yalçı ve Kargagedik Tepeleri denize dik birer yamaç olarak uzanır. Azı tepenin denize uzandığı yerde Pullu, Dikilitaş kamp ve piknik alanları, denizi, ormanı ve doğal yapısı ile her mevsim halkın ilgisini çeken yerlerdir. Pullu kamp ve piknik alanından sonra sizi denizle iç içe Mamure Kalesi karşılar. Kargagedik tepesinin denize uzandığı noktada, Anamur Burnu ve Anamuryum antik kenti bulunur.

Eskilerin Çorak dedikleri kent merkezinde bulunan Ata tepe veya Top beleni, ferah, havadar ve çok güzel bir seyir ve teras alanıdır. Ata tepenin alt kısımları Anamur kaymakamlığı ve merkez mahallelerinin bulunduğu yerlerdir. Halk arasında çorak, susuz, taşlık kayalık, bir şey bitmeyen arazi demektir. Demek ki 1860’lı yıllarda, Anamur’da etkin olan çevreler, kaymakamlık için böyle kurak, kıraç araziyi uygun bulmuş ve yerleştirmişler.

Denizden yüksekliği 150-200 metre olan Ata tepe’ye çıkıp, artık naylon denizi haline gelmiş Anamur Ovasını, Akdeniz’in maviliklerini ve Kıbrıs’ı çıplak gözle izlemek mümkündür. Öte yandan yüksekliği 700-800 metre olan Azı tepe’nin de çok güzel bir havası ve manzarası vardır. Kentin kuzeyinde Torosların bir devamı olan Haydar Dağı, Alamos Dağı, Naldöken Dağları yer alır.

Anamur Ovası, Mamure Kalesi ile Anamuryum Antik kenti arasında, Dragon çayı, (Kocaçay) Sultançayı ve derelerin binlerce yıldır tepeliklerden sürükleyip getirdiği alüvyonlu, bereketli topraklardan, sulama kanal ve kanaletlerden oluşur. Kentin yamaçlarından ovaya doğru akan irili ufaklı birçok derenin oluşturduğu bataklıklar ve göller, açılan drenaj kanalları ve servis yolları ile kurutulmuş, verimli tarım alanları ortaya çıkmış, sıtma ve dizanteri gibi salgın hastalıklar nispeten ortadan kalkmıştır.

Anamur’da ekonomik hayat, tarım, ziraat ve hayvancılığa, nispeten ticaret ve turizme dayanır. Muz, çilek, turfanda meyve sebze ve tropik meyve üretiminin yanı sıra küçükbaş, büyükbaş hayvan besiciliği ve pazarlaması Anamur ekonomisinin temelini oluşturur.

Kent merkezinden 3 km güneyde ve deniz kıyısında İskele, Yalıevleri yazlık konutların, otel, motel, restoran gibi turistik tesislerin bulunduğu mahallelerdir. Buralar yazın kalabalıklaşırken kışın sesiz ve tenhadır. Anamur tarihi, doğası, denizi, güneşi ve sosyal hayatı ile çok zengin bir turistik potansiyele sahip olmasına rağmen sosyal, kültürel nedenlerle turizm gelişmemiştir. Ancak Anamur içinden geçen D-400 yolunda uzun yıllar önce başlatılan genişletme ve iyileştirme çalışmaları tamamlandığında turizmin gelişebileceği düşünülmektedir.

1980 yılında Ankara Ticaret Turizm Yüksek Öğretmen Okulu, Turizm Bölümü bitirme tezimizin konusu “Anamur ve çevresinde turizm” idi. O tarihlerde Anamur, turizm açısından bir hayli gelişmiş iken, 1990’lı yıllardan sonra halkın tercihi ziraat, tarım ve hayvancılık olmuş, muz, çilek ve sebze üretimi öne çıkmıştır.

1970’li yıllarda Alanya, Manavgat, Kemer, Fethiye, Marmaris, Bodrum, turistik açıdan Anamur ile benzer özellikler taşırken, bugün onlar birer dünya kenti, turizm cenneti, Anamur muz ve çilek kentidir. Eğer muza bir sene iyi bakamaz, çileğe emek çekmezseniz ertesi sene yoktur. Ama adam gibi yaparsanız turizm bacasız bir sanayi, fabrikadır. Unutmayalım Anamur’un geleceği turizmdedir. Turizm altın yumurtlayan tavuk gibidir. Tavukları kesip yemeyin ki, altın yumurtlamaya devam etsinler.

Görüşmek üzere, hoşça kalın.



Hüseyin Şinasi ; En değerli zenginlik sağlıkmış

YAZARLAR,Hüseyin Şinasi,Anamur Haber,



Hüseyin Şinasi / Köşe Yazarı ; En değerli zenginlik sağlıkmış…

2020 yılı boyunca dünyada ve ülkemizde gündem hiç değişmedi; korona salgını, hastalığa yakalananlar, iyileşenler, tedavisi devam edenler ve vefat edenler, hastalığın yayılmasını önlemek amacıyla alınan tedbirler, kısıtlama ve yasaklamalar hep yazılıp çizildi, konuşuldu. Koronaya karşı geliştirilmeye çalışılan aşı çalışmaları da gündemden hiç düşmedi. Biz de en son yazımızda aşı çalışmalarının geldiği noktayı ifade etmeye çalışmıştık.

Bu arada biz de yaklaşık bir ayı geçen bir süre, ailecek korona süreci yaşadık. Tahlillerimiz pozitif çıktı. Ben hastanede, eşim ve oğlum evde tedavi gördük. Ailecek korona takip ekipleri tarafından verilen ilaçları kullandık. 10 gün karantina ve izolasyon şartlarına uyduk. Tedavi sürecimiz tamamlandı ve maske mesafe ve temizlik kuralına uyarak normal hayatın içindeyiz.

Hastalığı atlatmamıza rağmen bünyemizde bıraktığı etkiler, hastanede uygulanan ilaçlar ve sonradan evde kullandığımız ilaçların yan etkileri bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Ama yaşadığımız süreçten anladığımız ve çıkardığımız ders, insanın kendini iyi hissetmesi, sağlığının yerinde olması kadar değerli hiç bir şeyin olmadığıdır.

Bu konuda hep cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın “halk içinde muteber nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.” sözü örnek verilir. Düşünün koskoca bir imparatorluğun sahibisiniz ve bir nefes alıp vermeye devleti feda edebilirim diyorsunuz. Elbette hayat sevinçleri, mutlulukları, acı ve üzüntüleri ile iç içe yaşanır. Pek çok dert ve sıkıntı insanın karşısına çıkabilir. Ancak bütün bu problem ve sorunlar gelip geçicidir. Onun için tek bir nefesin bile değeri iyi bilinmelidir.

Korona tedavisinin bir kısmını hastanede geçirdik demiştik. Yeni yapılan 150 yataklı Anamur Devlet Hastanesini geriden görüyor, önünden öylesine geçip gidiyorduk. Ama işin içine girince durum değişiyor. Mesela korona salgını nedeniyle hastanenin bir bölümünü bu hastalığın tedavisi için ayırmış, doktor, hemşire, teknik personel, yardımcı personel görevlendirmişler. Biz bir hafta iki kişilik, duşu, lavabosu ve tuvaleti içinde otel odası gibi bir odada tedavi gördük. Gece gündüz bölümde görevli doktor, hemşire ve kat görevlileri bize sıcak bir ortamda şefkatle baktılar, ilaçlarımızı verdiler. Sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemekleri özel servislerde ve herkesin durumuna uygun olarak hazırlanmış olarak önümüze geliyordu. Odamızın ısınma ve aydınlatması iyiydi.

Anamur Devlet Hastanesinde halka sunulan bu hizmetleri görünce insan ister istemez, nereden nereye demeden yapamıyor. Sözün çok fazla uzatmayalım. Gerçekten sağlık alanında büyük bir gelişme yaşanmış. Gerçekten devletimiz ve milletimiz büyük. Bunu bilelim ve nankörlük etmeyelim.

 

Şinasi ; Aşı çalışmalarında geldiğimiz nokta

YAZARLAR,Hüseyin Şinasi,Anamur Haber,

Hüseyin Şinasi ; Aşı çalışmalarında geldiğimiz nokta.

Dünyada ve ülkemizde gündem yine korona (covid-19) salgını. Mevsim gereği artan vaka ve hasta sayıları, ölenler, kalanlar, küresel ilaç şirketleri tarafından yapılan aşı geliştirme çalışmaları ve bunun yansımaları hep yazılıp, çiziliyor.

Daha önceleri de yazmıştık, korona (covid-19) salgınının, ülkemizde ve dünyada bu kadar etkili, korku ve tehdit salgılaması, biraz da zengin, fakir, gelişmiş, geri kalmış ayrımına gitmemesinden kaynaklanıyor. Salgın karşısında dünyanın en gelişmiş, refah düzeyi yüksek, en zengin ülke yönetimleri çaresiz kalmış, ne yapacaklarını bilemez durumdadırlar. Ama öte yandan bir husus daha var ki, korona salgını geri kalmış ülkeler açısından çok önemli bir sorun teşkil etmemektedir. Belki de o ülkelerde ve toplumlarda yaşanan açlık, susuzluk, savaşlar, salgın hastalık ve doğal afetler korona tehdidinden daha baskın çıkmaktadır.

Aslında ülkemizde ve dünyada 2019 sonlarından beri gündem hiç değişmedi. 2020’nin ana gündem maddesi korona oldu. Göründüğü kadarı ile 2021’de sorun devam edecek gibi. Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre korona salgınından en çok etkilenen ülkeler gelişmiş, refah seviye yüksek kuzey yarım küre ülkeleridir. Salgınla mücadelede bir umut ışığı olan aşı çalışmaları da yine bu ülkelerde yapılıyor.

Bilindiği gibi korona tedavisi için ilk ortaya çıkan aşı, salgının ortaya çıktığı Çin’de bir şirket tarafından geliştirilen Sinovac oldu. Ülkemizde de bu aşının gönüllüler üzerinde uzun zamandır denendiği ve belli bir aşamaya geldiği belirtiliyor. Öte taraftan Çin hükümeti aldığı bir karar ile denemeleri henüz tamamlanmamış olan bu aşıyı çoktan kullanmaya başlamış bile. Belki de Çin’in salgını önlemedeki başarısında, aldığı çok sert ve katı yasakların yanı sıra geliştirilen aşının etkisi de söz konusudur. Zira milyarlarca insan arasında salgını kontrol altına alabilmek hem çok zor, hem de büyük bir başarıdır.

Amerikalı bir ilaç şirketi tarafından, daha önce ortaya çıkan bazı salgın hastalıklar için geliştirilen remdesivir adlı bir ilacın korona tedavisinde kullanılması için Amerikan Federal Gıda ve İlaç Dairesine başvuru yapılmış, merkezi Cenevre’de bulunan Dünya Sağlık Örgütü bu ilacın etkisiz olduğunu kullanılmaması gerektiğini açıklamıştır.

Hatırlanacağı gibi yaz aylarında Rusya’da Gamelya Araştırma Enstitüsü tarafından geliştirilen Sputnik V adlı aşının korona karşı etkili olduğu açıklanmış, nedense ABD ve Avrupa ülkelerinde bu aşı şüpheyle karşılanmıştır. Ancak Rus hükümeti de deneme aşamasındaki bu aşıyı çoktan kullanmaya, uygulamaya başlamıştır.

Çin ve Rusya’nın arkasından Alman Biontech ve Amerikan Pfizer ortaklığında yeni bir aşı geliştirildiği ve koronaya karşı %92 koruma sağladığı açıklanmıştır. Bu gelişmeden çok kısa bir süre sonra ise yine bir Amerikan ilaç şirketi olan Moderna geliştirdikleri aşının %94-95 koruma sağladığı ve yakın zamanda ruhsat için FDA (Amerikan Federal İlaç ve Gıda Kurumuna) başvuru yapılacağı belirtilmiştir. Pfizer şirketi de Alman BionTech ile geliştirdikleri aşı için FDA’ ya acil kullanım için başvurmak üzere olduklarını açıklamış bulunuyor. Bu arada İngiliz Astra Zeneca Şirketi ile Oxford Üniversitesi boş durmamış geliştirdikleri bir aşı çalışmasının sonuçlarını kamuoyu ile paylaşmış ve sipariş almaya başlamıştır. Avrupa Birliği ülkeleri BionTech-Pfizer, Moderna, AstraZeneca şirketleri ile 300 milyon dozluk aşı anlaşmaları yapmış, sipariş vermişlerdir.

Korona salgınına karşı gelişmiş belli başlı ülkelerde bu gibi gelişmeler yaşanır ve piyasa kızışmış iken ülkemizde de bazı üniversite ve kuruluşlarda aşı geliştirme çalışmaları yapıldığı, başarılı sonuçlar alındığı, gelecek Nisan ayından itibaren kullanıma sunulacağı ifade ediliyor.

Çin’in Sinovac’ı, Rusya’nın Sputinik-v, Alman Biontech ile Pfizer şirketinin aşısı, Amerikan Moderna’nın aşısı, İngiltere’nin Astra Zeneca şirketinin aşısı ve daha niceleri. Bu yarışın kazananı bakalım kim olacak, bekleyip göreceğiz. Öte yandan geliştirilen aşılar tüm insanlığın hizmetine ücretsiz olarak sunulabilecek mi? Yoksa sadece parası olanlar mı, alıp kullanabilecek? Zira aşı çalışması yapan şirketler bir kullanımlık aşının fiyatını çoktan açıklamaya başladılar. Bu arada aşı çalışmalarında belli bir başarıya ulaşan şirketlerde ilginç gelişmeler de oluyor. Şirketlerin hisseleri yüksek değerlerden el değiştiriyor. Anlaşılan insanlığı korona illetinden kurtaralım adı altında kasanın, paranın hesabı yapılır olmuş.

Bizler olaylara bakarken biraz kuşkuyla yaklaşır, sorular sorar, cevaplar arar, aradığımızı bulamazsak, eleştirir, hatta karşı çıkarız. İşte işin bu noktasında pek fazla gündeme getirilmeyen bir husus daha var. O da geliştirilen veya üzerinde çalışılan bu aşıların yan etkileri nelerdir? İnsanlar koronadan (covid-19) korunalım, iyileşelim derken geri dönülemez şekilde başka hastalıklara mı yakalanacak? Kullanılan etkin maddeler insan vücudunda geri dönülmez hasarlar meydana getirecek mi, bilmek istiyoruz.

Bir taraftan milyonlarca insan, korona (covid-19) salgını ile boğuşur, 1 milyon 400 binden fazla kişi ölmüş veya kullanılan tedaviler sonucu kalıcı hasarlar meydana gelmişken, küresel ilaç şirketlerinin üçkâğıt ekonomisini piyasa sürmeleri insanı şüpheye sürüklemekte, geliştirilen aşılara ve çalışmalara da temkinli yaklaşmayı zorunlu kılmaktadır. Özetle yine küresel bir oyun ve plan işliyor gibi.

Hüseyin Şinasi; İş işten geçmeden

Anamur Haber,YAZARLAR,Hüseyin Şinasi,



Hüseyin Şinasi / İş işten geçmeden…


30 Ekim 2020 günü, İzmir-Seferihisar açıklarında 6,8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Sarsıntılara dayanamayan birçok bina, yıkıldı, enkaz yığınına döndü. Yıkılan binaların enkazları altında kalan çok sayıda vatandaşımız hayatını kaybetti veya yaralandı. Çevrede bulunan pek çok binada ağır veya hafif hasarlar oluştu. Yıkılan veya hasar gören binalardaki konutlarda oturan ailelerin eşyaları, binaların altındaki işyerleri kullanılamaz hale geldi. Bu vesile ile bir kere daha, İzmir ve çevresinde meydana gelen depremde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar, işyerleri zarar görenlere geçmiş olsun dileklerimizi iletmek istiyoruz.



İzmir yakınlarında iki hafta önce meydana gelen deprem, ülkemizin deprem gerçeğini gözler önüne serdi. Daha önce yaşanmış kayıpların, acı ve gözyaşının, yoklukların, sıkıntıların tekrar hatırlanmasına, alınması gereken tedbirlerin konuşulmasına vesile oldu.



Dünyanın pek çok bölgesinde olduğu gibi ülkemiz de, büyük çaplı depremler üreten fay hatları üzerinde bulunuyor. Bu topraklarda geçmişte olduğu bugün de depremler oluyor, olmaya devam edecek. Bu nedenle dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi ülkemizin, insanlarımızın da, depremlerle yaşamayı, hayatta kalmayı öğrenmesi gerekiyor.



Şöyle biraz geriye doğru gidelim; ülkemizde yakın denilebilecek bir zaman içinde Gölcük depremi, Düzce depremi, Erzincan Depremi, Bingöl depremi, Van depremi, Hatay depremi, Gediz depremi, Manisa depremi gibi hemen akla geliveren depremler olmuş, yıkımlar, mal ve can kayıpları yaşamış. Sonra her zaman olduğu gibi unutmuş gitmişiz. Daha dün yaşadığımız İzmir depremi ve kayıpları da öyle olacak, unutulup gidecektir. Zira on gün bile geçmeden İzmir depremi televizyonların, gazetelerin gündeminden çoktan düştü gitti. Bu depremde olduğu gibi geçmişte de deprem sonrasında yetkililer çıkmış, “yapacağız”,“edeceğiz”,”tutacağız” türünden konuşmuş, atıp tutmuş gitmiş, geriye yarasını sarmaya çalışan gözü yaşlı, bağrı yanık insanlar kalmıştır.



Bir ülkede meydana gelen deprem, yangın, sel felaketi gibi doğal afet ve savaşların bunca kaybedenin yanı sıra bir de kazananları olur. İnsanların acıları, sıkıntıları yoklukları onların kazanç kapısı, para kazanma fırsatıdır. Onları çevrenize bakınca hemen tanırsınız, tefeci, faizci, stokçu, gözünü para hırsı bürümüş fırsatçıdırlar.



Görüyorsunuz, çok iyi bir şeymiş gibi, pek çok şehrimiz için deprem, sel, toprak kayması, yangın, gibi felaketleri alıp alınlarına yapıştırmışız. Pek çok şeyde olduğu gibi öylesine alışmış, kabullenmiş, ders çıkarmamış, hisse kapmamışız. Bunca depremde ölen ölmüş, kalan sağlar kaldığı yerden yamuk, yumuk, eğri büğrü, biçimsiz, zevksiz, çirkin, kimliksiz, kişiliksiz, derme çatma binalar yapmaya devam etmişiz.



Site, blok, apartman gibi çok katlı binalarda, konutlarda yaşama anlayışı bize son iki yüzyılda, fazlaca etkisi altında kaldığımız batının bir hediyesidir. Selçuklu, Osmanlı döneminde görülen saraylar da İran, Bizans ve Roma uygarlıklarının dayatmalarıydı. Zira apartman sözcüğü dilimize Fransızcadan geçmiş ve benimsenmiş bir kelimedir. Apartman birden çok katı bulunan ev anlamına geliyor. Bir de apart otel şeklinde ifade var. Otel gibi kısa bir zaman, birkaç gün kalınacak mekân olarak kullanılıyor. Aynı şekilde hotel, motel ifadeleri de var.



Eski Türklerde konargöçer bir yaşam tarzında otağ, oba, çadır önemli bir yer tutar. Yerleşik hayatta tek katlı evler, konutlar yine sosyal hayatın gereklerine uygundur. Kimi zaman evler birbirine çok yakın, kimi zamanlar hayatın bir gereği olarak birbirine uzak, sosyal dayanışma, yardımlaşma, konukseverlik gibi hasletler ön plandadır.



Ekonomik, sosyal, kültürel, endüstriyel ve geleneksel anlamda bugün yaşadığımız evler zengin, orta halli ve yoksul evi gibi ayrışmış durumdadır. Gönül isterdi ki, kiminin evi cennetten bir köşeyi andırırken öteki böyle yüksek apartmanlara hapsedilmesin. Bu aziz vatan sathında gecekondu ise hiç olmasın!

Ancak ülkemizin gerçekleri karşısında elimiz kolumuz bağlıdır. Ortalama bir kentte ortalama bir apartman katının fiyatı beş yüz, altı yüz bin liradır. İnsanlar çaresiz, mecburen imkânları nispetinde oturuyorlar buldukları evlerde. İnsanımız, deprem yönetmeliğinden ziyade alabileceği evin fiyatına bakıyor hâliyle. Hakikaten korkunç bir gerçekle yüz yüzeyiz!



Ülkemizde köyden kente göçlerde, şehirleşmede, kentsel dönüşümlerde maalesef ilk düğme yanlış iliklendi ve bugünlere gelindi. Şimdi karmaşık bir kıskacın içindeyiz. Cevap bekleyen soru şu: Deprem gerçeğimiz Demokles’in kılıcı gibi ensemizde sallanırken İstanbul, İzmir ve daha nice şehir, muhtemel bir depremde yıkılacak binlerce çürük bina ile doluyken biz ne yapacağız?

Bu sorunun cevabını deprembilimciler, şehir planlamacıları veriyorlar aslında. Ama bir türlü sonuca gidemiyoruz. Biz şimdi çıkmış depremi konuşur, tartışırken öte taraftan her yerde, nehir yataklarında, dere kenarlarında, ovalarda, tarlalarda, bataklıklarda ve meyve bahçelerinde apartmanlar yükseliyor.



Sadece bu mu?



Ormanlar talan ediliyor, oralarda omuz omuza, sırt sırta siteler yapılıyor! İki buçuk kattan fazla imar izni olmayan bölgelerde bile nasıl oluyorsa artık dört katlı, beş katlı, hatta on katlı binalar yükseliyor! Belediyeyi arıyorsunuz, muhatap bulamıyorsunuz, bulsanız ve bu kat farkı nedir diye sorsanız ona da bir kılıf bulunmuş! Belediyesinden belediyesine değişkenlik gösteren kot farkı! Öylesine istismar ediliyor, öylesine kötü maksatlı kullanılıyor ki hakikaten içimiz yanıyor… Üç katlık kot farkı mı olur?



Tamahkârlık kanımıza iliğimize işlemiş.



Kat farkı, kot farkı, rantiye, şerefiye... derken deprem gelip yapacağını yapıyor. Günlerdir içimiz kan ağlayarak takip ediyoruz. Aileler yok oldu, nice çocuk, genç, kadın, erkek feci bir şekilde hayatını kaybetti.



İş işten geçtikten sonra tutuklanan sorumluları, imar izni vermeden, sahtecilikten tutuklamış olsaydık, depremde bu acıyı yaşatamayacak ve yaşamayacaktık.

Özetle, dilimizdeki güzel bir deyimle bitirelim:

“İş işten geçmeden”

Şinasi; Dünya dönüyor, her şey değişiyor…

YAZARLAR,Hüseyin Şinasi,Anamur Haber,

Hüseyin Şinasi / Anamur Manşet Köşe Yazarı ;
Dünya dönüyor, her şey değişiyor…

Dünyanın nüfusu, açlık, susuzluk, yoksulluk, salgın hastalıklar, isyanlar, savaşlar, insanlık dışı baskı, eziyet, haksızlık, hukuksuzluk, gelir dağılımındaki adaletsizliklere rağmen artıyor. Eldeki son verilere göre dünyanın nüfusu 7 milyar 820 milyondur. Yılbaşından beri dünyanın nüfusu 114 milyon artmış, 47 milyon 478 bin kişi hayatını kaybetmiştir. Korona salgını nedeniyle hayatını kaybeden 1 milyon 164 bin kişi de bu rakama dahildir. Küresel güçler dünya nüfusunun bu şekilde artmasını tehlikeli görüyor ve azaltılması gerektiğini savunuyorlar. Ve bazı çevreler, salgın hastalıkların, genetiği değiştirilmiş ürünlerin bu politikanın bir sonucu olduğu iddia ediyorlar.

Dünya nüfusuna ilişkin bilgileri aktarmaya devam edelim.

Çin, dünyanın en kalabalık ülkesi ve 1 milyar 441 milyon nüfusu var. İkinci sırada yine bir Asya ülkesi olan Hindistan geliyor, 1 milyar 384 milyon nüfusa sahip ve neredeyse Çin’i yakalamak üzere. ABD dünyanın en kalabalık üçüncü ülkesi ve 331 milyon. Dördüncü sırada yine bir Güneydoğu Asya ülkesi olan Endonezya takip ediyor ve 274 milyon nüfusa sahiptir. Bir Güney Amerika ülkesi olan Brezilya 234 milyondur. Afrika’nın en kalabalık ülkesi Nijerya da 124 milyon nüfusludur. Avrupa’nın en kalabalık ülkesi Rusya 145 milyondur. Almanya 83 milyon, İngiltere 67 milyon, Türkiye’nin nüfusu 84 milyon 623 bindir.

Korona salgınının en yoğun olduğu, ABD, Hindistan, Brezilya, Rusya gibi dünyanın en kalabalık ve gelişmiş batı ülkeleri olduğu, geri kalmış ülkelerin ise salgından fazla etkilenmedikleri çok ilginç bir durumdur.

İnsanların yaşayışına şekil veren dinler, ahlak, örf adetler, gelenekler; iyiliği, adaleti, yardımlaşmayı, kötülük ve çirkinliklerden uzak durmayı öğütler. Buna rağmen dünyanın her tarafında, insanlık açlık, susuzluk, yoksulluk, salgın hastalık, emperyalizm, savaş, zulüm, sömürü, acı, kan ve gözyaşı, çevre sorunları, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, gelir dağılımındaki eşitsizlik gibi çetin ve derin sorunlarla mücadele etmekte ve işin içinden çıkamamaktadır. Bunda elbette dünya genelinde uygulanan küresel ekonomik sistemin etkileri büyüktür. Dünyanın para politikası İngiltere’nin başkenti Londra’dır. Küresel ekonomik sistemin para birimi Amerikan dolarıdır. Para, ticaret, sanayi buralarda şekillenir. Sistem dışına çıktığınız veya onların zararına bir harekete giriştiğinizde yakanıza yapışırlar.

Kapitalizmin yeni uyarlaması olan neoliberal politikalar, gelirin, paranın belli merkezlerde ve şirketlerde toplanmasına, milyonlarca, milyarlarca insanın yoksullaşmasına, gelir adaletsizliğine neden olmaktadır. Devletlerin yönetim şekli ne olursa olsun, yöneticileri kim veya kimler olursa olsun; sistem zengini daha zengin, fakiri, yoksulu daha yoksul bırakmaya eğilimindedir. Korana salgını ile insanları ve toplumu daha sıkı kontrol altında tutmayı, hatta yalnızlaştırmayı planlamaktadırlar. Ülkemiz de bu sistemin bir parçasıdır ve belirlenen kurallara uymak zorundadır.

Ülkemiz, sosyal, kültürel, ekonomik olarak dünyanın en stratejik bölgelerinden biridir. Doğudan batıya, kuzeyden güneye ulaşımın ve enerji kaynaklarının buluştuğu, kaynaştığı kavşaktadır. Öte yandan son zamanlarda yapılan kazı ve araştırmalar Anadolu coğrafyasının bilinenlerden çok daha eski bir tarihi geçmişe ve uygarlığa sahip olduğunu göstermektedir.

Türkiye sahip olduğu yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ile uzak veya yakın pek çoklarının iştahını kabartmakta, bunları ele geçirmek için her türlü oyun tezgahlanmaktadır. Bu açıdan ülkemizde yaşanan veya yaşatılmak istenen sosyal, kültürel, ekonomik çatışmaların temelinde uluslararası çıkar odaklarının hain plan ve projeleri vardır. Ülke yönetiminde söz sahibi olanların en tepeden, en alta kadar bilgi, görgü ve tecrübe bakımından iyi yetişmiş ve uyanık olmaları gerekiyor.

Geçtiğimiz günlerde MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “askıda ekmek” tavsiyesi her kesim tarafından çok konuşuldu, tartışıldı. Muhalefet çevreleri Bahçeli’nin “askıda ekmek” açıklamasının, hükümetin ekonomik politikalarının iflası anlamına geldiğini ifade ettiler. İktidar kanadı ise “askıda ekmek” uygulamasının Türk-İslam medeniyetinin bir uygulaması olduğunu söylediler. Bizce de “askıda ekmek” iyilik, yardımseverlik, misafirlik gibi Türk töresinin günümüze ulaşan güzel hasletlerden ve alışkanlıklardan biridir.

Türk milletinin sahip olduğu hasletleri başka millet veya toplumlarla karşılaştırmak boş ve gereksiz işlerle uğraşmaktır. Bugün dünyanın en gelişmiş, refah seviyesi en yüksek ülkelerinin geçmişi, Türk milletinin tarihi geçmişinin çok gerisindedir. Türklerde savaş zamanında bile olsa mazluma, kadına, çocuğa, yaşlıya, yaralıya, silahsıza zarar verilmez. Kötülük yapana iyilik yapılır. Komşusu açken tok yatmak ayıptır. Misafire saygı, sevgi ve hürmet gösterilir. Evlerin en güzel odası gelen misafir içindir. Kapıyı çalan tanıdık olsun veya olmasın tanrı misafiridir, buyur edilir. En güzel şekilde ağırlanır, memnun etmeye çalışılır.

Zaman su misali akıp giderken, dünya dönüyor, insan, hayvan, bitki değişiyor. Sahip olduğumuz sosyal, kültürel, ekonomik değerler, alışkanlıklarımız, örf ve adetlerimiz, geleneklerimiz değişip, unutulup gidiyor. Köyden kente göçler nedeniyle köyler, kasabalar tenhalaşırken, kentler, şehirler kalabalıklaşıyor. Evlerin başköşesine yerleşmiş televizyonlar, yayınlanan dizi ve programlar, gazeteler, internet siteleri, büyük küçük herkesin elindeki telefonlar, evler, cadde ve sokaklar, ulaşım araçları, işyerleri insanları adeta yalnızlaştırıyor. İnsan konuşacak, derdini dökecek, sevincini, kederini paylaşacak kimse bulamıyor.

Bu açıdan Türk toplumunu bir arada tutan, böyle unutulmuş değerlere sahip çıkıp, canlandırmamız, geliştirmemiz gerekiyor. Elbette ülkenin sosyal, kültürel, ekonomik sorunlarını çözmek öncelikle hükümetin, devletin görevi, ancak unutmayalım ki, devlet dediğimiz şey insanlardan yani bizlerden oluşur. Cadde ve sokakları temizlemek belediyelerin görevi, ama oraları temiz tutmak bizlere düşer.

Anamur-Sugözü içme suyunda son durum

Anamur Haber, YAZARLAR, Anamur Son Dakika, Hüseyin Şinasi,


Hüseyin Şinasi/Anamur Manşet Köşe Yazarı ; Anamur-Sugözü içme suyunda son durum…

“Anamur’a Sugözü’nden su getirmek, otobanda araba sürmeye benzer”. Bu ifade uzun yıllardır belediyelerde önemli görevlerde bulunan bir mühendise ait. Geçen yıl yapılan belediye başkanlığı seçimi öncesinde görüşmüştük. Aslında sokaktan çevirip kime sorsanız Anamur’a Sugözü’nden su getirmenin zor olmadığını söyleyecektir. Ama neden ise 25-30 yıldır Anamur’a Sugözü’nden su getirme konusu gündeme gelir, bir sürfe konuşulur ve sonra unutulur gider.

Ne zaman Anamur’un içme suyu konusu gündeme gelse, benim aklıma hep Bozyazı’nın Kara Manastır kaynağından su getirme mücadelesi gelir. Görüşüp konuştuğumuz mühendis arkadaş, Karamanastır’dan Bozyazı’ya su getirme projesinin baştan sonra her adımında bulunmuş bir kişi.

Kara Manastır kaynağı Bozyazı’ya 40-45 km uzaklıktadır. Ulaşılması ve çalışılması zor bir güzergâhtır. Dağlar aşılacak, kayalar delinecek, derin vadi ve uçurumlar geçilecek, 6-7 metre genişlikte yol yapılacak, boru döşenecek ve Bozyazı’ya temiz, berrak içme suyu getirilecektir. Zor olan, imkânsız denilen rüya gerçekleşmiş ve Bozyazı temiz içme suyuna kavuşmuştu.

Bozyazı Karamanastır suyu, bir başarı öyküsü olduğu kadar, bir fedakârlık, adanmışlık ve inanmışlık destanıdır. Gecesinde, gündüzünde “su, su, su” diye yüreği çarpan, üç beş inanmış insanı, sevdiği için dağları delen bir Ferhat’a, aşkı için çöllere düşen Mecnuna benzetmek mümkün.

Büyük işler ve düşünceler önce bir hayal, bir rüya olarak başlar. Bir elin parmaklarını bile geçmeyen gönüller, bir araya gelir konuşur, anlaşır ve yola çıkmak için ayağa kalkar,“biz bu işi yaparız” derler. Devletin görevlendirdiği mühendisler gidip bakarlar, “olmaz bu iş, çok zor, yapamazsınız, vazgeçin” derler, umut vermezler. Fakat bu adamlar, inatla, inançla “olacak, olmalı” der ve yürümeye, koşmaya devam ederler.

Her yerde bu işi dile getirmeye, insanları ikna etmeye, inandırmaya çalışırlar. Bozyazı Belediye Başkanı rahmetli Gürsel Kavun ve idealist belediye meclis üyeleri bu işe sahip çıkarlar. Bu işi yapmak için belediyenin kasası boş, parası yoktur. Varsın para olmasın, bir çaresi bulunacak, Bozyazı’ya su gelecektir.

Karamanastır’dan Bozyazı’ya su gelmesi için önce yol yapılması gerekmektedir. Bunun için mühendislerle görüşülür. Orman işletmesi yardımcı olur, bazı mühendisler nasıl yapılması gerektiği konusunda yol gösterirler. Halk adamı, idealist üç-beş kişilik bir ekip, gece demez, gündüz demez, yapılacak yolun ve köprülerin projesini çizer, ihale aşamasına getirir.

Başkan Gürsel Kavun kasasında bulunan az bir para işe başlar. Ve yol yapımı için ihaleye çıkarlar. Ama Bozyazı çayının iki yakasında uzanıp giden yol güzergâhını bilen hiç kimse, cesaret edip ihaleye girmez. Yapılacak yol ve köprüler sekiz on parçaya bölünerek ve şirketler bir şekilde ikna edilerek işe başlanır. Nihayet belediye, şirket ve halk desteği ile zor olan, imkânsız denilen yol yapılır, köprüler atılır. Bu iş için herkes karınca, kaderince fedakârlıklarda bulunur. Hali vakti yerinde olan para verir, destek için evini, tarlasını satar. İnşaat sahasında kazaya kurban giden, yaralanan ve hayatını kaybedenler olur. Maddi ve manevi fedakârlığın hesabı tutulmaz. Hedef ve amaç Bozyazı halkının temiz ve içilebilir suya kavuşmasıdır. Bozyazı’dan Karamanstır’a uzanan yolun bitmesinden sonra bütün kapılar ardına kadar açılmaya, destekler gelmeye başlar.

Evet, tekrar bugüne dönelim.

Anamur’un içme suyu sorunu bir kez daha gündemde. Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer, Anamur Belediye Başkanı Hidayet Kılınç, Aydıncık Belediye Başkanı Ferhat Aktan Ankara’da bir araya gelerek, çeşitli temas ve görüşmelerde bulundular.

Basın yayın organlarında çıkan haberlere göre, Anamur-Sugözü İçme Suyu, Anamur-Bozyazı-Aydıncık Katı Atık Tesisleri ve Anamur Güneş Enerjisi Santrali İller Bankası destekleneceği sözü alınıyor.

Şimdi yapılması gereken şey, ihale aşamasındaki Anamur-Sugözü İçme Suyu ve Anamur-Bozyazı-Aydıncık Katı Atık Tesisi Projelerinin iller Bankası tarafından ihale edilerek yapımına geçilmesidir. Elbette işin bir şirkete ihale edilmesi yetmiyor. İşin her adımın sıkı takip edilmesi, ortaya çıkan pürüzlerin giderilmesi ve hızlandırılması gerekiyor.

Gerçekten Sugözü Projesi yapıldı, yapılacak derken yılan hikâyesine döndü. Artık bu konu, politikanın ve politikacının seçim malzemesi olmaktan çıkması lazım. Bu açıdan Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer ile Anamur Belediye Başkanı Hidayet Kılınç’ın birlikte hareket etmeleri ve Ankara’da beraber görüşmeler yapmalarını olumlu bir adım olarak görüyoruz.

Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı CHP’li, Anamur Belediye Başkanı MHP’li, Cumhur İttifakı desteklidir. Bir kere daha net olarak anlaşılmıştır ki, kavgayla, tehditle, yumruklaşmalarla bir yere varılmıyor. Sorunların çözümü için görüş ayrılıkları bir tarafa bırakılıp, birlikte hareket edilmesi gerekiyor. Bundan siyaseten kimse bir şey kaybetmez, kazanır.

   

Şinasi ; Faizler düştü, fiyatlar uçtu

YAZARLAR, Hüseyin Şinasi, Anamur Haber,


Hüseyin Şinasi / Anamur Manşet Köşe Yazarı ;
Faizler düştü, fiyatlar uçtu…



İnsan, düşünebilen, akıl ve irade sahibi, sosyal bir varlıktır. Bir aile, topluluk veya halk içinde yaşamak ister.



İnsanın yaşamak için nefes alıp vermesi, yemesi, içmesi, sıcaktan ve soğuktan korunması, mal ve can güvenliğinin sağlanması gibi zorunlu ihtiyaçlarının karşılanması gerekir.



İnsanların sınırsız olan ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik faaliyetler, bir sosyal bilim dalı olarak ekonomiyi ortaya çıkarır.



Sosyal, toplumsal bir varlık olarak insan, üretici veya tüketici olarak genel ekonominin bir parçasıdır. Ekonomik faaliyetler, üretim tüketim, dağıtım, ticaret, değişim ve dönüşüm gibi bölümlere ayrılır. Bir kentte, bölgede, ülkede veya dünyanın herhangi bir yerinde ekonomik anlamda meydana gelen bir gelişme doğrudan veya dolaylı olarak bütün insanlığı ilgilendirir.



Buna rağmen insanlar çoğu zaman dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelişmelere duyarsız veya ilgisizdir. Fakat meydana gelen gelişmelerden ne zaman olumsuz olarak etkilenmeye başlamışlarsa, feryat etmeye, bağırıp çağırmaya başlarlar. Bunun en yakın örneği, geçtiğimiz ekim, kasım ayından beri zengin-fakir, genç-yaşlı, kadın-erkek, siyah-beyaz-kırmızı-sarı demeden insanlığın başına bela olan korona (covid19) salgınıdır.



Ölümcül korona virüsünün kime, ne zaman, nasıl bulaşacağı belli değildir. Çoğu zaman bulaşıcı hastalığa yakalanmamak amacıyla alınan yasak ve tedbirler bir işe yaramamakta, insanları çaresiz bırakmaktadır. Bu nedenle dünyanın en gelişmiş ve refah düzeyi yüksek ülkelerinden, en geri kalmış ülke ve toplumlara kadar herkes, korona salgın hastalık tehlikesiyle karşı karşıyadır.



Şimdiye kadar korona virüsüne yakalanan insan sayısı dünya genelinde 10 milyonu, ölenlerin sayısı 500 bini geçmiş bulunuyor. Tehlike büyüktür. İşin şakaya alınacak bir tarafı yoktur. İnsanlar bu virüs ile birlikte yaşamanın veya hiç yakalanmamanın çaresini bulmak zorundadır.



Korona virüs salgınından bütün dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemiz de olumsuz etkilendi. Geçtiğimiz mart, nisan ve mayıs aylarında ekonominin çarkları adeta durma noktasına geldi. Hükümet bütçe ve mali kaynakları zorlayarak, halka çeşitli adlar altında ödemeler yaptı. Bu şekilde salgın hastalığın olumsuzluklarını azaltmaya ve önlemeye çalıştı.



Ülkelerde ekonomik gelişme ve büyüme, üretim, tüketim ve kamu harcamalarından oluşur. Kamu kurumlarının halkın hizmetine sunmak üzere yaptığı alt ve üstyapı tesisleri büyümenin bir göstergesidir. Kişilerin veya kuruluşların üretim ve tüketim harcamaları da bir büyüme şeklidir. Örneğin bir kişinin evinin önünde, tarlasında meyve, sebze yetiştirmesi, aile ekonomisine olduğu kadar ülke ekonomisine de bir katkıdır. Bunu büyük ölçekte ve ticari anlamda yaparsa iş biraz daha değişir ve para kazanmaya başlar. Büyümenin en sağlıklı olanı budur.



Ekonominin bir de tüketim boyutu vardır. Tüketim, kişi veya kuruluşlar tarafından üretilen mal ve hizmetleri satın alınmasıdır. İhtiyacınız olan mal ve hizmetleri paranız varsa gidip alırsınız. Ama satın alacağınız mal veya hizmet için kaynağınız yeterli değil ise bir yakınınızdan yardım ister veya bir bankaya borçlanırsınız. Bankanın işi size para satmak ve faiz almaktır. Bunun devleti veya özeli yoktur. Bunun en son örneği, kamu bankalarının konut, taşıt, tatil ve mobilya için kredi paketleri sunmalarıdır.



Vatandaş bu kredi paketlerinin büyüsüne kapılmışken satıcılar da fırsatı kaçırmıyor, ellerindeki mal ve hizmetlerin fiyatlarını katlıyor, uçuruyorlar.



Değeri 100 bin lira olan bir daire 200 bin, 250 bin liraya çıkıyor. Değeri 50 bin, 60 bin lira olan bir taşıt 100 bin, 150 bine fırlıyor.



Bir daire almak için devlet bankalarından birine gittiğinizde size şöyle bir tablo sunacaklardır.



İkinci el konutlarda 180 ay (15 yıl) vadeli %0,74 faizli, 200 bin lira kredi kullanan kişi, aylık 2.014 lira aylık taksitler halinde toplam 364 bin 527 lira ödeyecek. 120 ay vadeli olursa aylık 2.521 lira taksitler halinde 304.133 lira ödeyecek. 60 ay vadeli olursa, aylık 4.140 liradan toplam 250 bin lira ödeyecektir.



Yine ikinci el konutlarda 300 bin lira kredi için %0,74 faizli 180 ay vadeli aylık 3.021 liradan toplam 546.312 lira ödeyecek, 120 vadelide aylık 3.781 liradan toplam 456.154 lira ödeyecek, 60 ay vade olursa aylık 6.210 liradan toplam 374.954 lira ödemesi gerekecektir.



Değeri 200 bin lira olan bir daireyi, kredi faizleri düştü diye 380 bine çıkaran biriyle anlaştınız. Bu daire alım-satım vergisi ile size 400 bine mal olacaktır. 100 bin lira peşin verdiniz, 180 ay vadeli 300 bin kredi çekmişseniz, daire size 100.000 + 546.312=646,312 lira mal olacaktır. Bir de 180 bin satıcı kazığı yemiştiniz.



Yetkililerin bu duruma çekidüzen vermeleri, halkın bu şekilde ezilmesine engel olmaları gerekir. Fırsatçıların 200 bin lira olan bir daireyi nasıl 380 bine, 50 bin 60 bin liralık bir aracı 100 bine, 120 bine nasıl çıkardıklarının hesabının sorulması beklenir. Ama serbest piyasa şartlarında buna imkân yoktur.



Hayırlı alışlar ve satışlar olsun. Kolay gelsin bakalım.